Bir yolculuğu anlatmaya nereden başlanır, bilmiyorum. Belki haritadan: Gaziantep'ten çıkıp İstanbul'a uzanan, oradan Ege'yi boydan boya geçip Fethiye'ye inen, sonra Toroslar'ı aşıp yeniden Gaziantep'e dönen kırmızı bir çizgi. Toplam 3.580 kilometre. Ama o çizginin her kıvrımında bir yüz, bir sohbet, bir yokuş ve bir "buraya kadar mı?" anı var. Bu yazı o anların kaydı.
Yola çıkmadan önce Instagram'da kaydettiğim bir paylaşım vardı. Bir motosikletin gidonundan çekilmiş, önünde uzayıp giden bir yol ve üzerinde şu cümle:
“Bırak dağınık kalsın.. Yıllardır topluyorsun.. Ne değişti?” Yolculuk boyunca kaydettiğim paylaşımlardan
Bazen hayatı toparlamak için önce biraz dağıtmak gerekiyor. Ben de öyle yaptım. Çantaları motorun arkasına bağladım ve çıktım.
Uzun yola çıkmanın garip bir tarafı var. Planını ne kadar yaparsan yap, yol kendi planını da getiriyor. Hava değişiyor, bir arkadaş "Uğra" diyor, bir tabela seni sapmaya davet ediyor, bir gün kalmayı düşündüğün yerde bir hafta kalıyorsun. Bu turda da öyle oldu. Haritadaki o kırmızı çizgiyi baştan ben çizmedim; yol boyunca yavaş yavaş kendisi çizildi.
Motorum 2024 model bir CFMOTO 250NK. Kimine göre uzun yol motoru bile sayılmaz; ne dev bir motoru ne de arabalardaki gibi bir kliması var. Ama kilometre saati 50 bini çoktan geçti. Bu motorla benim kadar yol yapmış çok az insan olduğunu düşünüyorum. Onu iyi tanıyorum, o da beni. Yolda kaydettiğim bir başka cümle de tam bunu söylüyordu:
“Mesele motorun fiyatı ve hangisi olduğu değil, nereye götürdüğü.”
01 · GAZİANTEP → TARSUSKonuşmadığımız zamanlarda da süren dostluklar
Yolculuk Gaziantep'te başladı ve ilk durağım Tarsus'tu. Orada bir arkadaşımın yanına uğradım. Türkiye'nin pek çok ilinde olduğu gibi, geçtiğin bir şehirde seni hatırlayacak, oturup bir çay içip sohbet edebileceğin birinin olması çok güzel bir şey. Yol, insanın dostlarını da bir haritaya çeviriyor aslında: Burada şu var, orada bu var…
Benim dostluklarımın bir özelliği var: Her gün konuşmuyoruz. Çoğu zaman aylarca yazışmadığımız da oluyor. Onların maddi ya da manevi bir ihtiyacı olduğunda bana ulaşırlar, benim olduğunda ben onlara. Ve bu, bağımızı hiç koparmadı.
Bir dostluğun devam etmesi için sürekli konuşmak gerektiğini düşünmüyorum. Konuşmadığım zaman bir insanın değeri bende bitmez. Çoğu insan bunu böyle yaşamıyor biliyorum; sessizliği mesafe, mesafeyi de soğukluk sanıyor. Oysa bazı bağlar bakım istemez, sadece samimiyet ister. Samimiyet bir kere kurulduysa, araya giren aylar sadece bir ara verme olur, bir kopuş değil. Tarsus'ta arkadaşımın kapısını çaldığımda, en son ne zaman konuştuğumuzun hiçbir önemi yoktu. Kaldığımız yerden devam ettik.
Belki de dostluğu bir mesajlaşma geçmişi gibi değil, bir güven hesabı gibi düşünmek lazım. Oraya her gün bir şey yatırmak gerekmiyor; yeter ki hesap açık kalsın.
Bugün iletişim hiç olmadığı kadar kolay ama bağlar hiç olmadığı kadar kırılgan. Mesajlar okunuyor, cevap gecikince alınganlıklar başlıyor, bir süre yazışılmayınca "Artık aramız bozuldu" deniyor. Ben buna katılmıyorum. Gerçek bir dost, ihtiyaç anında ilk aklına gelen kişidir; her gün "Günaydın" yazdığın kişi değil. Tarsus'ta, uzun bir yolun ilk mola noktasında, bunu bir kez daha hatırladım. Yol boyunca geçtiğim her ilde aklıma gelen isimler oldu. Bazılarına uğradım, bazılarına uğrayamadım. Ama hepsi oradaydı ve bu bile insana yolda yalnız olmadığını hissettiriyor.
02 · ANKARA → BOLU → ABANTBir gece, bir buçuk saat ve bir göl
Tarsus'tan sonra Toroslar'ı aşıp Ankara'ya geçtim ve bir gece orada konakladım. Ankara'daki işlerimi bitirince yönümü Bolu'ya çevirdim. Bolu'ya yaklaştıkça yolun iki yanı yeşilin her tonuna bürünüyor; çam kokusu kaskın içine kadar giriyor.
Abant Gölü'nde yaklaşık bir buçuk saat mola verdim. Motoru park edip gölün kenarında dolaştım. Çok güzel bir yer. Ağaçların suya yansıması, sessizlik ve göl… Uzun yolda bu tür molalar sadece dinlenmek için değil; insanın kafasındaki sesi biraz kısmak için de gerekli.
Motorla yolculuk yapanlar bilir: Kaskın içinde saatlerce kendinle kalıyorsun. İnterkomdan sevdiğim şarkıları açıyorum, canım istediğinde de kapatıp motorun sesiyle, rüzgârla ve düşüncelerimle baş başa kalıyorum. İlk saatlerde kafanın içi kalabalık oluyor. Yapılacak işler, cevaplanacak mesajlar, yarım kalmış planlar… Sonra kilometreler ilerledikçe o kalabalık yavaş yavaş dağılıyor. Abant'a vardığımda o sessizliğe tam denk geldim. Gölün etrafında yürürken aklımda tek bir şey vardı: Burada olmak.
03 · İSTANBULTatile değil, eski bir eve dönmek
Abant'tan sonra İstanbul'a geçtim. İstanbul'da okuduğum için bu şehir benim için artık gezilecek, tatil yapılacak bir yer değil. Daha önce yaşadığın bir şehre gitmek gibi bir şey: Sokakları tanıdık, bazı köşeler anı dolu, bazı yüzler hâlâ orada.
Bir şehirde öğrenci olmak, o şehri bir turist gibi değil, bir sakin gibi tanımak demek. Hangi vapurun ne zaman kalktığını, hangi semtte nerede oturulacağını, akşamüstü hangi yolun kilitleneceğini bilirsin. Bu yüzden İstanbul'a her dönüşüm biraz eski bir defteri açmaya benziyor. Sayfalarda eski notlar var, ama her seferinde yenilerini de ekliyorsun.
İstanbul'da iki hafta kaldım ve her zaman olduğu gibi çok güzel günler geçti. Kaydettiğim paylaşımlardan biri, mekânlarla insan arasındaki ilişki üzerineydi:
“Rızkınız için yer değiştirin. Bazen bazı yerler bereketsizdir, sadece yaşlandırır.”
Bazı yerler insanı yaşlandırır, bazıları gençleştirir. İstanbul benim için hep ikinci türden oldu. Oraya her gittiğimde biraz eski hâlimi, biraz da bugünkü hâlimi buluyorum.
04 · BURSA → BALIKESİR → İZMİRSoğuk, sade ekipman ve değerlendirilen fırsatlar
İstanbul'dan Bursa, Balıkesir ve İzmir üzerinden Fethiye'ye doğru yola çıktım. Başlangıç çok soğuktu. Arabadakiler gibi bir klimamız yok, yüksek cc'li, rüzgârı keserek giden bir motora da binmiyorum. Ekipmanım da motorum da normal düzeyde. Soğuk rüzgâr montun içinden geçip kemiklere işliyor ve insan bir an "Buna değer mi?" diye düşünüyor.
Değdi. Bütün bu şartlara rağmen fırsatları değerlendirdim ve çok güzel geçti. Uzun yolun bana öğrettiği şeylerden biri bu: Şartların mükemmel olmasını beklersen hiç yola çıkamazsın. Elindekiyle çıkarsın, gerisini yol halleder.
Bursa'nın, Balıkesir'in, İzmir'in yolları birbirine bağlandıkça manzara da değişiyor. Marmara'nın yeşili yerini Ege'nin zeytinliklerine bırakıyor. Hava da onlarla birlikte yumuşuyor. Soğukla başlayan bir yolun güneşle devam etmesi, uzun yolculuğun kendi küçük dersi gibi.
ARA NOTKüçük bir motorla uzun yol: Öğrendiklerim
Bu turdan sonra en çok sorulan sorulardan biri şu oluyor: "250'likle bu kadar yol gidilir mi?" Gidilir. Hem de keyifle. Ama birkaç şeyi bilerek:
Motorunu tanı. 50 bin kilometreyi geçmiş bir motorun her sesini, her titreşimini tanıyorsun. Bir virajda ne kadar yatacağını, dolu bir yokuşta ne kadar gaz isteyeceğini biliyorsun. Uzun yolda bu bilgi, motorun beygir gücünden daha değerli.
Bakımı ihmal etme. Küçük motorlar çok çalışır. Yağ, zincir, lastik ve fren; yola çıkmadan önce kontrol edilmesi gereken dört şey. Yolda bir arıza, bütün planı bir anda değiştirebilir.
Soğuğu hafife alma. Arabadaki gibi bir kliman yok. Katmanlı giyinmek, rüzgârı kesen bir dış katman ve eldivenler, özellikle sabah saatlerinde ve dağ geçişlerinde hayat kurtarıyor.
Mola vermekten utanma. Yorgunluk, ıslak zemin kadar tehlikeli. İki saatte bir kısa bir mola, hem bedeni hem dikkati tazeliyor.
Islak zeminde gururu bırak. Virajları ne kadar iyi alırsan al, nemli asfalt affetmez. Yağmurda hızı düşürmek korkaklık değil, akıllılıktır.
05 · FETHİYEBir haftada bir şehri ezberlemek
Fethiye'ye vardım ve bir hafta kaldım. O bir haftayı dinlenerek değil, keşfederek geçirdim. Haritayı açıp Fethiye'nin neredeyse bütün mahallelerini tek tek gezdim; şehrin önemli yerlerinin hepsine gittim. Kaydettiğim paylaşımlardan biri bunu çok iyi özetliyordu:
“Öyle aktif yaşa ki insanlar işsiz olduğunu sansın.”
Bir şehri gerçekten tanımanın yolu, turistik noktaların arasındaki boşlukları da gezmek. Merkezden uzak mahalleler, dar sokaklar, yamaçlara tırmanan evler… Fethiye'yi haritada kareler hâlinde düşünüp her gün başka bir köşesine gittim. Bir hafta sonunda şehri ezbere biliyordum.
Ölüdeniz'in turkuazına baktım, Kabak'ın virajlı yolundan inip Kabak Koyu'na gittim. Kabak yolunun bir noktasında motoru bariyerin kenarına çekip aşağıya baktığımda, ormanın içinden denize açılan o vadiyi gördüm. Bazı manzaralar fotoğrafa sığmıyor ama yine de denedim.
Fethiye'nin simgesi sayılan Aminthas Kaya Mezarları'na da çıktım. Tabelada okuduğuma göre mezar MÖ 4. yüzyıla tarihleniyor. Cephesi, İon düzeninde bir tapınak cephesinin yekpare kayaya oyulmuş hâli. 2.400 yıl önce birinin o dik yamaca bu işçiliği nasıl sığdırdığını düşünmek bile insanı küçültüyor.
Bir de küçük anlar var. Bir köşede gözlerini kısıp bana bakan bir kedi, bir masada yarım kalmış bir satranç oyunu… Ve 26 Eylül'de telefonuma gelen bir mesaj: "Şu anda uluslararası dolaşım yapmaktasınız." Türkiye'nin o kadar ucundaydım ki telefonum anlaşılan karşı kıyıdaki şebekeye bağlanmıştı. Yurt dışına çıkmadan yurt dışı tarifesine düşmek de bu rotanın küçük bir hatırası oldu.
06 · ALADERE ŞELALESİ“Zor olanı seçelim” dediğimiz gün
Fethiye'de beni en çok zorlayan, bu yüzden de en çok hatırlayacağım gün Aladere Şelalesi günüydü. Aladere, Kabak Koyu'nun arkasındaki ormanın içinde. Şelaleye çıkan iki yol var: Biri daha uzun ama işaretli ve daha güvenli olan normal yol, diğeri daha kısa ama dik, kayalık ve yer yer kaya tırmanışı gerektiren zor yol. Zor olanı genelde bu işi bilenler, profesyoneller tercih ediyor.
Biz iki kişiydik ve zor olanı seçtik. Hazırlıklı gitmemiştik, profesyonel dağcı da değiliz. Ama Anadolu insanıyız ya, "Bize ne olacak, zor gelmez" diye düşündük. Sadece düşündük.
İlk dakikalarda her şey yolundaydı. Ağaçların arasından ilerliyor, taşların üzerinden atlıyor, birbirimize takılıyorduk. Sonra yol dikleşti. Patika yerini kayalara bıraktı, kayalar yerini tutunacak bir yer aramaya. Artık yürümüyor, tırmanıyorduk. Her adımda elinin tutunduğu taşın sağlam olup olmadığını, ayağının basacağı yerin kayıp kaymayacağını düşünüyorsun.
Yol o kadar zordu ki bir noktada gerçekten AFAD'dan yardım istemeyi düşündük. İlerisi görünmüyor, geri dönmek de ayrı bir risk. Tam o sırada yukarıdan insan sesleri geldi. O sesler bize "Yakınız" dedi. Birbirimize bakıp devam ettik. Bir sürü kaya tırmanışından sonra sonunda zirveye ulaştık.
O an yaşadığım duygu tam olarak korku değildi. Daha çok, insanın kendi sınırına dokunduğu bir andı. "Bunu yapabilir miyim?" sorusunun cevabını ancak yaparak öğrenebileceğin bir an. Anadolu insanının o bildik inadı burada işe yaradı; ama aynı inadın bizi oraya hazırlıksız soktuğunu da unutmamak lazım.
Yukarıda yabancı ve yerli turistler vardı. Bizim o taraftan çıktığımızı görünce şaşırdılar, tebrik ettiler, ne kadar zor olduğunu sordular. Biz de anlattık: Çok zordu. Cidden çok zordu.
O gün telefonumda kayıtlı iki cümle kafamda dönüp durdu. Biri bir motorcunun günbatımında dağ yoluna tırmandığı videodaydı:
“Hadi beraber dağlara çıkalım… Belki sen de kendinden bir parça bulursun.”
Diğeri bir şelalenin önünde durmuş biri üzerineydi: “Herkesten uzaklaşıp kendi yoluna bakmayı öğrenmek…” Aladere'de ikisini de yaşadım. Kendimden bir parça buldum: Zor anda panik yapmayan, bir ses duyunca yeniden toparlanan bir parça.
- İşaretli normal yolu tercih edin; zor yolu deneyimsiz ve hazırlıksız denemeyin.
- Kaymayan, sağlam ayakkabı giyin, yanınıza bol su alın.
- Sabah erken saatlerde çıkın, mümkünse rehberle ya da bölgeyi bilen biriyle gidin.
- Nereye gittiğinizi mutlaka birine haber verin.
07 · FETHİYE → GAZİANTEPYağmur, sis ve bitmeyen virajlar
Ve dönüş. Bu sabah Fethiye'den yola çıktım. Beni yağışlı, sisli ve virajlı yollar bekliyordu. Korkuteli'den Antalya'ya, oradan Manavgat, Akseki ve Karaman üzerinden Toroslar'ı aşıp Adana'ya, sonra Gaziantep'e.
Sis bazı yerlerde o kadar yoğundu ki önümdeki aracın sadece stop lambalarını görebiliyordum. Yağmur, vizörün üzerinde incecik çizgiler bırakıyor, eldivenler yavaş yavaş ıslanıyordu. Böyle havalarda motorla yol almak, bütün dikkatini tek bir çizgiye toplamak demek: Önündeki yol.
Aşırı viraj vardı. Motorcular virajı sever, ben de severim; ama zemin nemli ve ıslakken her viraj büyük bir risk. Motorumu çok iyi tanıdığım için virajlarım kuvvetli ve keskindir. Yine de o ıslak asfaltta gazı ne kadar açacağını, frene ne kadar dokunacağını her seferinde yeniden hesaplamak gerekiyor. Uzun yolda en büyük güven motora değil, motoru tanımaya duyulan güven.
Dürüst olayım: Bazen insan pes etmek istiyor. Bu dönüşte de istediğim yerler oldu. Soğuk, ıslak, yorgun ve daha yüzlerce kilometre… Ama daha öncekiler gibi o zorlu sürecin de geçeceğini biliyordum. Kaydettiğim en kısa paylaşım en çok işime yarayanıydı:
“Her şey geçici.”
Kötü an da geçiyor, iyi an da. Bir başka paylaşımda “Yeterince sabretmenin sonu soğumaktır” yazıyordu. İnsan ilişkilerinde belki öyle; ama yolda tam tersi. Sabır, insanı soğutmuyor, ısıtıyor. Her kilometre, bir sonrakine dayanmak için biraz daha güç veriyor.
08 · KARAMANYol kenarında bir tabela: Döş Petrol
Dönüş yolunda, Karaman'dan geçerken gözüm otoyolun yüz metre kadar içerisindeki bir akaryakıt istasyonuna takıldı. Üzerinde büyük bir marka tabelası yoktu; sadece istasyonun adı yazıyordu: Döş Petrol. Acelem vardı ama direksiyonu o tarafa kırmadan edemedim.
İçeri girip sordum: "Burası Döş Petrol mü?" "Evet" dedi. "Döş nedir, soyadı mı?" "Evet," dedi, "ben Mustafa Döş." Ben de elimi uzattım: "Ben de Mükremin Döş." Bir an ikimiz de ne diyeceğimizi bilemedik.
Döş ailesinin Gaziantep'te ve Hatay'da olduğunu biliyorduk. Meğer Karaman'da da elli altmış kişilik bir Döş ailesi varmış. Mustafa abinin babası Halil amca da oradaydı. Acelem vardı ama o sohbeti, o insanların cana yakınlığını yarıda bırakmak istemedim. Yarım saat kadar oturup konuştuk.
Halil amca dedelerinin hikâyesini anlattı: Yemen cephesine yedi kardeş gitmiş, sadece ikisi geri dönmüş. Karaman'daki aile o iki kardeşten türemiş. Diğer beş kardeşten bir daha hiç haber alınamamış. Halil amca yıllarca araştırmış ama bir iz bulamamış. Anlatırken sesindeki o eski hüzün hâlâ yerindeydi.
Dinlerken büyükbabam aklıma geldi. Adımı taşıdığım büyükbabam Mükremin Döş de onlar gibi renkli gözlüydü; yüzlerinde bir benzerlik vardı. Soyadı Kanunu'nun çıktığı yıllarda aynı soyadını alan pek çok ailenin birbiriyle akrabalığı olmadığını bildiğim için bir kan bağı olduğunu düşünmüyorum. Ama bunu orada dile getirmek istemedim. Bazen bir sohbeti güzel kılan şey, cevabı olmayan soruları masada öylece bırakmaktır.
Mustafa abiyle numaralarımızı aldık, vedalaştık ve yeniden yola düştüm. Karaman'da bir aile daha dost edinmiştim. Karamanlı Döş ailesi de şundan hiç şüphe etmesin: Gaziantep'te artık bir kardeşleri, bir dostları var.
Dostluğa hep önem verdim. On beş yıllık dostumla uzun süre konuşmasam da, sekiz yıllık dostumla aramıza bir soğukluk girse de dosta ihanet etmem, dostu yarı yolda bırakmam. Ailem hep söyler: "Mükremin için arkadaş çok önemli."
Karaman'dan sonra Toroslar'ı aşıp Adana'ya indim. Ve sonunda vardım.
Deposundaki isim
Motorumun deposunda bir isim taşıyorum: Şehit Asb. Semih Özbey.
Bu 3.580 kilometrenin her birinde o isim benimle beraberdi. Bu toprakların bir ucundan öbür ucuna özgürce gidebiliyorsam, bunu onun ve onun gibi canını bu vatana verenlerin sayesinde yapabildiğimi biliyorum.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
SON SÖZKendi ülkeni görmeden
Yolculuk boyunca kaydettiğim paylaşımlardan biri, bütün bu yazının özeti gibiydi:
“Kendi ülkesini bile gezmemiş insanların İsviçre hayali kurması ne tuhaf!”
Abant'ın sessizliği, Kabak'ın turkuazı, Aladere'nin kayaları, Toroslar'ın sisi… Bunları görmek için pasaporta, yüksek bütçeye ya da en pahalı motora gerek yok. Bir motor, biraz cesaret ve "Hadi" diyebilmek yetiyor. Haritada daha 31 il var. Onlar da sırada.
Eve döndüğümde kendime şunu sordum: Bu 3.580 kilometre bana ne bıraktı? Üç şey sayabilirim.
Birincisi, bağların mesafeyle ölçülmediği. Tarsus'ta, İstanbul'da, yol boyunca geçtiğim her şehirde bunu gördüm. Samimiyet bir kere kurulduysa, ne kilometreler ne de sessiz geçen aylar onu eksiltebiliyor.
İkincisi, zorluğun geçici olduğu. Balıkesir'in soğuğu da geçti, Aladere'nin kayaları da, dönüş yolunun sisi de. Hepsinin ortasındayken bitmeyecek gibi geliyordu. Hiçbiri öyle olmadı.
Üçüncüsü, cesaretle aklın birlikte yol alması gerektiği. Zor yolu seçmek insanı büyütebilir; ama hazırlıksız seçmek bir gün bedel ödetebilir. Bir sonraki tırmanışa daha hazırlıklı, bir sonraki yağmura daha dikkatli çıkacağım.
Bitirirken, beni yolda en çok gülümseten paylaşımı da buraya bırakayım. Motora binen herkes ne demek istediğini anlar sanırım:
“Zararlı alışkanlıklarım yok ama yanlış bir hareketle 2001–2026 arasına mal olacak hobilerim var.”
Kaskınızı takın, ekipmanınızdan taviz vermeyin, motorunuzu tanıyın. Yol güzeldir; yeter ki tadını çıkarırken aklınızı da yanınıza alın.
Bir sonraki rotada görüşmek üzere.